HOME TLAXCALA
The Translators’ Network for Linguistic Diversity
TLAXCALA'S MANIFESTO  WHO WE ARE  TLAXCALA'S FRIENDS   SEARCH 

SOUTH OF THE BORDER  (Latin America and the Caribbean)
IMPERIUM  (Global Issues)
THE LAND OF CANAAN  (Palestine, Israel)
UMMA  (Arab World, Islam)
IN THE BELLY OF THE WHALE  (Activism in the Imperialist Metropolis)
PEACE AND WAR  (USA, EU, NATO)
THE MOTHER CONTINENT  (Africa, Indian Ocean)

TYPHOON ZONE  (Asia, Pacific Basin)
WITH A K AS IN KALVELLIDO (Diary of a Proletarian Cartoonist)
STORMING BRAINS  (Culture, Communication)
UNCLASSIFIABLE  
TLAXCALAN CHRONICLES  
TLAXCALA'S REFERENCE ZONE   (Glossaries, Dictionaries, Maps)
LIBRARY OF AUTHORS 
GALLERY 
TLAXCALA'S ARCHIVES  

24/10/2017
Español Français English Deutsch Português Italiano Català
عربي Svenska فارسی Ελληνικά русски TAMAZIGHT OTHER LANGUAGES
 

Minareler ve demokrasi


AUTHOR:  Vladislav MARJANOVIĆ

Translated by  Aslıhan Aydın


İşte başladı ! Din ve demokrasi üzerine ebedi kavga yeniden ortaya atıldı. 29 Kasım 2009’da İsviçre’de bir referandum kararını verdi : İsviçre topraklarında... minare olmaz. Halk konuştu, ve çoğunluğun kararı ( %57’den fazla) saygı görmeli. Bu demokrasinin yasası, halkın egemenliğinin yasasıdır. Batı medyalarında sürekli bu vurgulanıyor ve özellikle de Batılı olmayan ülkelere hep bu hatırlatılıyor.

Evet ama eğer halk, doğru olanın – gerçeğin – kendi tavrında saklı olduğunu düşünen azınlığın talebinden faklı oylama yapmışsa ne yapmak gerekir ? E bu durumda onu bu iradesini düzeltmeye zorlamak lazım gelir. Madem ki halk, geçmişte önemli bir devlet adamının söylediğine bakılırsa, her demagogun kendine göre yönlendirebileceği kuyruksuz bir sürüdür, bu halkın etrafını sarmak, yola getirmek gerekir. Çünkü unutmayalım ki Hitler bile oy sandıkları yoluyla iktidara gelmişti. Bu da o iyi yürekli halkın tehlikeli demagoglar tarafından ayartılmaya müsait olabileceğinin kanıtı değil mi ? Üstelik Hitler’i seçmek onun son günahı da olmadı : İrlanda’da 12 haziran 2008 de Avrupa Anayasası’na oylarıyla “hayır” demek cesaretini göstermişti halk. Ama bu kez aklını başına getirmek için etkili bir yöntem bulundu. Brüksel, “gerektiği gibi oylayana” kadar referandumun tekrar edileceğini bildirdi kendisine. Mesaj anlaşılmıştı ve, uluslar arası krizin de yardımıyla, 2 ekim 2009’da tekrarlanan referandumun sonucu “evet” oldu. Böylelikle Avrupa Birliği ve onunla beraber de neoliberalizm kurtarılmıştı. Demokrasi işledi. Tabii ki halkın demokrasisi değil, ama halk adına, fildişi kulelerinin tepesinden toplum sınıflamasında aşağıda yer alanlardan hem daha uzağı hem de daha iyi görebileceğine inanan profesyonellerin demokrasisi idi işleyen. Vakıa her güç Tanrıdan gelir denilmez mi ?

Evet öyle denir ve bu düşünce dini kurumların inşasına cesaret verecek fazladan bir neden oluşturur. Ne kadar çoksa o kadar iyi. Çanlar ve minareler, iç içe, bir arada ? Niye olmasın ? Manzara yüzünden çoklu-kültürcülükten vazgeçecek değiliz ! Zaten manzaralar da tarih boyunca hep değişmiştir. Çanlar ve minareler Antik dönemin ibadethanelerinin yerine geçmiş, böylelikle de birbiriyle rekabete girişmiş, daha güçlü olan kazanır yasasına uygun olarak kimi bölgelerde bazen o bazen öbürü münavebeyle yer tutmuş, ya da şartlar zorlayınca bir arada varolmuştur, Balkanlar’daki gibi mesela. Oralarda, diz  dize dururlar. Manzaraya gelince, o bundan hiç yüksünmez. Aksine, bu melezlik yüzünden daha bile güzelleşmiş bulur kendini. Gerçekten de, yan yana pekala yaşanabilir, yeter ki iktidar ( dini ya da cismani iktidar) düşmanlık tohumları serpip yeşertmesin.  

 
“İsviçreliler minare inşaatlarını gömüyorlar...”

Ama iktidar bir başka mantığa sahiptir. Din zihinlerin maniple edilmesi için ideal bir araçtır. Onları yatıştırabilir ve kuzcukların kaderlerini ses çıkarmadan kabullenmesini kolaylaştırır, ama aynı zamanda onları harekete de geçirebilir hatta kuzuları kurtlara dönüştürebilir. Özellikle tektanrılı dinler bu konuda ustalıklarını kabul ettirmiş olup bu tarihsel istidatlarını uygulamayı aralıksız sürdürmektedir. Sadece tek bir Tanrının varolduğunu ileri sürer tektanrılı dinler ve bu noktada hemfikirdirler. Ama onu kutlu saymanın, ululamanın biçimleri farklıdır. İşte rekabeti bu yaratır, çünkü salt Tanrının aşkını kazanmak değil ruhları da kurtarmak lazımdır, ve bu ruhlarla birlikte onları temsil eden kuruma ve onları yöneten hiyerarşiye maddi katkıyı da kurtarmak gerekir. İnananlar ibadet vasıtasıyla birbirini tanıdığı/ayırdettiği için, bir dini cemaatin, ruhları, bir diğer cemaatin avladıkları içinden kendi inancını yayarak yakalama gayretleri hiç de barışçıl olmayan faaliyetlere dönüşebilir.

 “Yabancı düşmanı kâbuslar sağlığa zarar verir !
“Minare karşıtı girişimlere
HAYIR”

Gerçekten de medeniyetler ayrılığı - ki din bu ayrılıktan alır kaynağını, onun 'süduru'dur - pekala da yaşandı. Avrupa’nın bağrında minarelerin inşasına izin vererek bu durum daha da şiddetlendirilmeyecek mi ? Neredeyse iki yüzyıldır savaş tanımamış iyi kalpli İsviçre halkı alarma geçmekte. Minarelerin ve çanların yan yana durması pek hoş olmaktan uzak neticeler doğurabilir. Tanrı tutkunları, belli belirsiz bir azınlık olmalarına rağmen, sahnenin en önündeler, ve onlarla birlikte yalnızca dinsel değil cinsel ayrımcılık da ön safta. Ortaçağın başlangıcından, hatta daha da öncesinden kopup gelmiş, ve çocuklara bile uygulanmasında tereddüt edilmeyen çok sert cezalar dünyanın ruhsal olarak “insanlıksızlaşmasını”, “insanlıktan çıkışını” duyurmakta. Kim bilebilir bir dinsel azınlığın savaşkanlığının kısa süre sonra dindaşların çoğunluğu tarafından da izlenmeyeceğini ? Halka has içgüdü şöyle öğüt veriyor : En iyisi kurdu ağıla sokmamak / ya da kediyi ciğerciye.... Kısacası minare yok.

Halk konuştu ve iradesi saygı görmeli. Bütün demokratik anayasaların talebi bu. Ne var ki zamane faklı, dolayısıyla karar vermek halka düşmüyor. İster ülke içinde ister yabancı bir ülkede, halkın üstünde olanların yorumu başka. Dinsel hoşgörü ilkesi, evrensel hukuk olarak, daha önemli bir ağırlığa sahip. Bunu görmezden gelmek sorunlar yaratabilir, çünkü artık Alplerin kuytu köşelerinde yalıtılmış bir şekilde değil, fikirlerin, malların ve hatta insanların dolaşımının bile garantili olduğu küresel bir köyde yaşıyoruz. Ne yapalım eğer Orta-Doğunun kimi ülkelerinde din konusunda hoşgörülü davranılmıyorsa, insan hakları çiğneniyor ya da yabancı uyruklular rehin alınıyorsa (ki İsviçre bu durumu bizzat tecrübe etmiştir). Biz bir kere daha merhametli davranalım, yoksa İsviçre’nin demokrasiye bağlılığı yüzünden, minare inşaatına yasak getirmek yüzünden neler olur kim bilir ? Petrol-dolarlar İsviçre bankalarından başka bir yere gidiverirler. Sonra, varolan alacaklar geri çekilebilir. Hatta İsviçre’nin petrol ikmali bile bundan zarar görebilir. Libya şefi Muammar el Kaddafi buna yeltenmişti önceden. Geleneksel Afrika krallarının, şeyhlerinin ve sultanlarının kralının mahdumlarına, hırpalanmış hizmetlilerin şikayeti yüzünden, ceza almaksızın, dokunulmaz. Hem sonra eğer halk oylamasıyla dinsel semboller yeniden sorgulanırsa, bu durum dünyada parasal ve hukuksal temelleri Amerika’da olan ve mezhep olarak görülmeye devam eden Hıristiyan din hareketlerinin yayılmasını yasaklamak isteyenlerin işlerini kolaylaştırabilir. Oysa ki bu mezheplerin bazısı bireysel zenginleşme değerlerinin Tanrıyı sevindirecek olduğunu vazetmektedir. İnanmaya... inanmak lazım, özellikle de sadece iki şeyin – hammaddelerin yağmalanmasının ve yoksulluğun – büyüyüp geliştiği Afrika’da.

Mutlaka dünya ya da daha doğrusu uluslararası cemaat İsviçreli aşırı sağ partiler tarafından organize edilmiş bir referandum nedeniyle gülünçleşmeyi kabul edemez. Bu durum yabancı düşmanlığını meşrulaştırmak anlamına gelecek ve evrenselleşme ilkelerine zarar verecektir. Dolayısıyla aksini yapmak gerekir. Minareleri gözden düşürmek yerine onlara izin vermek daha iyi olmaz mıydı ? Ve eğer ülkeyi istikrarsızlaştıracak ölçüde cemaatler arası bir anlaşmazlık patlak verirse, önlem mahiyetinde bile olsa, müdahale etmeye hazır güçler (barış güçleri tabii ki) her zaman var.

Ne var ki önlemi öngörmek için gerekli önlemleri almak daha uygun olmaz mı ? Diyalog aracılığıyla örneğin ? Bu eski ama iyi fikir her seviyedeki forumda sürekli olarak tartışılmakta. Konferansların yuvarlak masaları etrafında insanlar sonunda mutlaka anlaşıyorlar. Ama salonun dışında işler kötü gidiyor. Dolayısıyla her şeyi yeniden ele almak gerekiyor. Sisyphe’in sabrıyla sürdürülmekte çalışmalar, ama sonuç hep aynı kalıyor. Konferanslar, kampanyalar, kolloklar, çalışma grupları, belgeler, kitaplar, incelemeler, gazeteler, konuşmalar (çok güzel konuşmalar), hatta nutuklar, evet ama iletişimin vardığı nokta ne ?


“İsviçre, İsviçre kalmalıdır”

Görünen o ki iletişim hattı kopmuş durumda. İnancı katı kural ve geleneklere indirgeyen dogmalarıyla dinsel düşünce sistemlerinin kendi aralarında diyalog kurmaları imkansız. Yüksek çevreler için dinsel kurallar (koşulların gerektirdiğine göre uyarlamayı, hatta güncel politikaya feda etmeyi pekala bildikleri) bir manipülasyon aracıysa da, sıradan halk için, dünyanın henüz düzen içinde olduğu söylenilen zamanlara ait idealleştirilmiş bir geçmişin anısına, bir ortak kimlik idi – ve öyle de kaldı -. Oysa bütün dinler (çoktanrılı olanlar bile) içerdikleri anlamı yakalayabilmek için şifrelerini çözmeyi gerektiren metaforik/eğretilemeli mesajlar taşır. Eğer dünyanın her yanında çabalar bu yöne harcansaydı, dinlerin dış görünümleri asıl yerlerine, baskı yapmadan birleştiren, hiçbir yaptırım getirmediği için sevinç veren, karşılıklı etkileme yoluyla ötekilerle iletişim sağlayan bir geleneğe geri dönecekti.

Bu anlamıyla her din insan zihnini zenginleştirmeye ve toplumsal yaşam koşullarını iyileştirmek için kendi çabasının yolunu çizebilmesine katkı sağlayabilir. Diğer taraftan, yine din, mezhepsel sembollerin ötesine varan bir ruhsal gelişime ulaşma imkanını da sunacaktır insana. Bir kez bu aşamaya gelindiğindeyse çanlar ve minareler sorunu bambaşka bir anlam ifade edebilecek, rekabet yerine tamamlayıcılık, sakınım yerine güven manasını taşıyabilecektir. Eğer zamanında bu yönde harekete geçmiş olunsaydı, İsviçre’de minareler konusundaki referandum farklı bir sonuç verebilirdi. Ama madem ki böyle olmadı, umutsuzluk içine düşmek yerine bütün seviyelerde, ve bütün kültür ve dinlerde bir açılıma kavuşmak için çalışmaya koyulmak gerek. Çünkü açık görüş yoksa diyalog da, iletişim de, karşılıklı anlama da, toplumu istikrarsızlaştıran ortak düşmana karşı mücadelede dayanışma da yoktur, elverişli koşulları yaratacak halk oylaması sonuçları da.


Kaynak: Les minarets et la démocratie

Orjinal makale 15/12/2009

Yazar hakkında

Vladislav Marjanović, Dil Çeşitliliği için Uluslararası Çevirmenler Ağı Tlaxcala’nın ortak üyesi bir yazardır. Aslıhan Aydın da aynı ağın üyesidir. Bu makalenin yeniden yayımlanması, bütünlüğüne saygı göstermek ve yazarını ve kaynağını belirtmek koşuluyla, serbesttir.

Bu makalenin Tlaxcala'daki url'i: http://www.tlaxcala.es/pp.asp?reference=9605&lg=ot

  


IN THE BELLY OF THE WHALE : 28/12/2009

 
 PRINT THIS PAGE PRINT THIS PAGE 

 SEND THIS PAGE SEND THIS PAGE

 
BACK TO LAST PAGEBACK TO LAST PAGE 

 tlaxcala@tlaxcala.es

PARIS TIME  0:36